Bir cenaze konuşması yazmak, hayatın insanın önüne koyduğu en zor işlerden biridir. Bu iki örnek, kopyalanacak bir metin sunmak için değil. Süslemeden, ama insanı ayakta tutan bir konuşmanın nasıl olabileceğini gösteriyor. İkisi de bilinçli olarak sade tutuldu.
Örnek 1: Oğulun baba için konuşması
Durum: Şapelde cenaze töreni, oğul, papazdan sonra konuşuyor.
Babam büyük laflar eden bir adam değildi. Çocukken geceleri uyuyamadığımda pek bir şey söylemezdi. Yatağımın yanına bir sandalye çeker, ben uyuyana dek gazete okurdu. Bazen, sanırım, orada saatlerce oturuyordu.
Günlerdir bu görüntüyü düşünüyorum: Babam sandalyede, gazetenin hışırtısı ve o orada oturdukça hiçbir şeyin olamayacağı o duygu.
Ömrü boyunca bir şeyler tamir etti. Arabaları, muslukları, yarım mahallenin bisikletlerini. Büyüdükçe anladım ki bu, onun diliydi. Onun garajında durup bir alet tutmasına izin verilen kişi, yalnızca karbüratörden konuşulsa bile tam o an seviliyordu.
Kolay biriydi demeyeceğim. Duvarları uğuldatacak kadar susabilirdi ve inatçılığı üç ilçede bilinirdi. Ama iş ciddiye bindiğinde — ve birkaç kez bindi — orada olurdu. Koşulsuz, kimsenin rica etmesi gerekmeden.
Baba, sen veda sözlerini hiç sevmezdin, o yüzden senin istediğin gibi kısa kesiyorum: Yatağın yanındaki sandalye için teşekkürler. Garajdaki her saat için teşekkürler. Biz idare ederiz. Ne de olsa bir şeylerin nasıl tamir edileceğini bize sen gösterdin.
Neden işe yarıyor: Tek bir çok somut görüntüyle, yatağın yanındaki sandalyeyle başlıyor ve sonunda oraya dönüyor. İdealize etmiyor: İnatçılık, sıcaklıkla anlatılarak yer alabiliyor ve konuşmayı tam da bununla gerçek kılıyor. Son paragraf, hayatını kaybedene doğrudan sesleniyor; işte kalması gereken an bu.
Örnek 2: Uzun yıllık bir kadın dost için konuşma
Durum: Laik bir cenaze töreni, kırk yıllık bir kadın dost konuşuyor.
Öyle insanlar vardır ki, bir odaya girerler ve ortalık aydınlanır. Christa odalara girerdi ve ortalık gürültülenirdi. Hemen. Her yerde.
Kırk yıl boyunca dostumdu ve bu süre içinde onu bir kez bile fısıldarken duymadım. Kahve fincanları şıngırdayana dek güldü, canı istediğinde şarkı söyledi: arabada, bekleme odasında, bir keresinde de unutulmaz biçimde bir mobilya mağazasında. Ve insana, duymak istesin istemesin gerçeği söylerdi. Çoğunlukla istemezdik. Çoğunlukla o haklıydı.
Son aylarda, etrafı sessizleşirken, ona bir kez korkuyor mu diye sordum. Dedi ki: “Biliyor musun, o kadar gür yaşadım ki, telafi edecek hiçbir şeyim yok.”
Bu cümleyi bugün hepimizin önüne koyuyorum. Christa hiçbir şeyi ertelemedi. Ne gülmeyi, ne tartışmayı, ne barışmayı. Kartpostalları, önce haritada aramamız gereken yerlerden gelirdi ve sarılmaları kaburgaları tehlikeye atardı.
Onun geride bıraktığı sessizliği dolduramayacağız. Ama arada bir onu bölebiliriz: arabada bir şarkıyla, söylenmesi gereken bir gerçekle, fincanları şıngırdatan bir kahkahayla. Bu, onun isteyeceği gibi olurdu. Hoşça kal, Christa. Seninle gürültülüydü. Muhteşemdi.
Neden işe yarıyor: Tek bir özellik seçiyor, gürültüyü, ve bütün hayatı bu tek motif üzerinden anlatıyor. Hayatını kaybeden kişiden aktarılan cümle, konuşmanın kalbi; böyle cümleler, insanın kendi bulduğu her ifadeden daha ağır basar. Kapanış, yas tutanları kayıpla baş başa bırakmak yerine onlara yapacak bir şey veriyor.
Kendi konuşmanı yazmaya dair bir söz
Böyle bir günde kimse belagat beklemez. Basit cümlelerle anlatılan gerçek bir görüntü, en özenli söz sanatından daha çok teselli eder. Ve: Konuşurken duraksamak ya da ağlamak son derece normaldir. Kısa bir an dur, nefes al, okumaya devam et. Yas topluluğu seni taşır.